,
bütün yetişmeye çalışanlara gelsin,
bob dylan söylüyor

the times they are

 

,
                            kuyruk ve et                                        

duyuyorum kıvranıyorsun
basamaklardan ne anlıyor bahisçiler
et kuyruklarında  bekliyorlar seni
kokunu alıyor ve ateş yakıyorlar
yok kıvranışını gören kimse

sen sabahlarını gör şehrin
pencereleri ve kaçakları
gri olmayışını gör
biraz buz biraz sarhoş
birazdan et vereceksin bahisçilere

duyuyor musun bir tüyün dikenden alacağı
kapısı ardına dek açılmış dürtülerin
duyuyorum kaçaklar olmadan geçilmez şehri
buzları ve sarhoşları çekip
kuyrukları uzatacaklar

bu imkansız olmaklığı sevinin
bu alacasız hayvanları
onlar bir koyup et almanın ruh sıkmanın ustaları
duyuyor musun şehrin yok ahengi yok sesi
duyuyorum etin yok senin

.
mayıs- 2009
 not: 
"sil ki başa neler gelir"

,

tuhaf.. hâlâ kırılabiliyorum. 

,

bak bakalım kaçta kalıyorsun.. 

xero abbas - gulfiroş

gulfiroş

xero abbas

şiir acımasızdır; zaman içinde kendi şairini bile kınadığını görmek, çok acı oluyor..

susmakla söylemek arasındaki kocaman uçurum..

         Kopuk Didakt

su ile arasında sırma bir bağ vardı. bağı geçse ten, teni geçse kan… örgü kördüğüm olmadan aşmalı bu kıyılardan…

kir nedir? nasıl kirlenir insan. suyu nasıl duyumsar, nasıl bütünleşir, nasıl aklanır…
bize dediler, “batı ile aranızda su vardır.” bilmedik. dediler, “onlar insan doğumuna kiri reva görürler, budur kültürlerimizin temel ayracı…”

bir kapıda durdu. koridorlardan yeni çıkmış, baskının o sıkan, boğan buğusunu yeni tükürmüştü. sırtında görünmez bir kambur vardı, başından aşağı hiç durmadan aktığını hissettiği soyut irinler. ellerine baktı. hiçbir şeyden tutmak istemediği, hiçbir şeyi bulandırmak istemediği ellerine… sanki lağım çukurlarında yıllarca kalmış, kokusunu midesinin ta ortasında hissettiği, çaresiz, yılgın ellerine..

kir hevestir. istemekle başlar. elde ettikçe yerleşir. kir tamahtır. altının rengi, paranın yüzü, kadının suyu, erkeğin nefsi, dünyanın yüksek-görklü-süslü-cumbalı-kubbeli evleri, evlerin işlevsiz ve paha biçilmez eşyası, sokakların kapılarında iki ayaklı köpeklerin beklediği çok ışıklı-çok sesli-çok çekici mekanlarıdır..  kir seçeneklerdir. iktidardır. bankadır. kir taslamaktır. üstünlük aldatısı, önde olmak gayreti, isim yapmak hırsıdır…

yürüdü. kaç bin kilometre uzayacak hep, daha da pekişecek pisliği hep, iğrenecek ne çok hep, kaç yerde kusacak hep, yırtıp parçalamak isteyecek her an hep, zamanın geçmesiyle, kayan bir yıldız hızında geçmesinden kırılacak hep, zamana yalvaracak bir yüzüyle, geçmesin diye hep, zaman tabiatın en hızlı nesnesi ne ise, ışığın bile aradığı bir hızla geçmesi için gözlerini yumacak hep… yürüdü..  yeni bir kapının önüne vardı. açanlara merhabalar, sarılışlar, sarıldıkça kendinden kopuşlar hep, sarıldıkça yer yarılsa da içine girse hep…
bir zaman sonra bavulunu açtı, yüklerini yerleştirdi, onu karşılayan sevinç tuhaf bakışlarla yer değişip azaldı, çekildi, bir yabancı sessizliğe gömüldü ev, gece oldu, sabah oldu…

bize dediler, “sudan yüz çevirdikçe suyu değil yüzünüzü kaybedeceksiniz.” ve dediler “siz ancak suyu anlayarak öz ruhunuza ulaşabilirsiniz…” tanrım, anlamak neden sadece kaybettikten sonra, geride kaldıktan, ayrıldıktan, geçtikten, hükmünü yitirdikten sonra olur? neden bizim zamanımız, bizim için en iyisi olanın zamanıyla örtüşmez? su neden akar…

tırnaklarını, etinin sırrını arar gibi, bulacakmış gibi en derinden kesti. saçlarını öce makine ile aldı sonra jiletle kazıdı. sakallarını da.. vakit tutmadan, defalarca, diş etlerini kanatırcasına dişlerini fırçaladı. koltuk altını, hayalarını aldı..
suyu açtı, su ısındı, yüzünü yıkadı… ağladı… yüzünü yıkadı… ağladı…
bir avcuna gül suyu döktü, yüzünü okşadı, kükürtlü sabunu gezdirdi yüzünde, gözleri yandı, yüz lifini aldı, ayna buharlandı, buharı soludu, lifle temizledi köpüğü, zeytin sabunuyla gezdi yüzünde, öylece bıraktı..
jelleri, şampuanları kenarda bıraktı..
kabine girdi. niyet etti. suya niyet etti. genzini yaktı. bir daha yaktı. bir daha.. suyun başından daima akmasına ilk gördüğünden beri hayrandı. su ahizeden aşağı akıyordu. yüzünü yukarı tuttu, su aktı, sıcak, tenine işlercesine sıcak, zeytin sabunun köpükleri döküldü..
yere oturup kabine yaslandı, dizlerini karnına çekti, mavi çeşmeyi açtı, kollarını dizlerine bağladı, başını eğdi, su aktı… tüyleri ayaklandı suyun soğuğuyla…  bekledi. uzun bekledi. dizlerine kenetlenmiş ellerine baktı. buruşmuşlardı. gözlerini yumdu, suyu hissetti. sığındı… acziyet, bir insan teni kadar, insanın kalbi kadar değil… kalktı, kırmızı çeşmeyi açtı, yasemin sabunuyla gezdi teninde, vücut lifini aldı, sırtının o ancak kendi hissettiği yükünü lifledi, belini, göğsünü, göğsünün daraltısı her el hareketinde açılıyor, yeni alınmış bir hediye gibi hafifliyordu. suyun altına girdi yeniden.. sevdiği bütün sabunlarla tek tek, sabunlandı, liflendi, yıkandı.. yeniden oturdu, yeniden mavi çeşmeyi açtı… suyun altında bağdaş kurdu bu defa, kollarını göğsü üzerinde bağladı.. su aktı soğuk, ağladı. su aktı, niyet etti, suya niyet…

bize dediler, “sudan korkmayın, su incinir, kalbiniz de incinir o korkuyla, haberiniz olmaz..” dövüşmeyi bilmeyen toy delikanlılar gibi, gecenin ıssız tekinsizliğinde kalmış nazenin kadınlar gibi korktuk.. bir anlamı vardı suyun, önce onu yitirdik. sonra dölledikçe, hasadına nadan olduğumuz bir tarlayı, yahut döllendikçe karanlığına hiç şahit olmadığımız bir mağaradan, öyle vardık suya. terledikçe, bir iki gün geçtikçe vardık.. kirlendikçe değil. kir yüzümüzün maskesinde yuva yapmış şeytan mirasıydı, koparmadık.. zaten maskeleri suyun anlamı karşılığında almıştık.. trajikti..

çıktı. kurulandı. gün ışımıştı. giyindi. neredeyse unutmuştu evin nereye baktığını. bir yön tayin etti. ayakta durdu. eğildi. yere kapandı. ağladı…
kapıyı kitledi. bembeyaz bir örtü aldı dolaptan. soyundu, çırılçıplak. örtüyü bedenine doladı. beyaza büründü, yastığı kenara koydu, yatağa uzandı…

kefende bir nokta gibiydi…
uyudu…

,
200220052007analog zamanlar ,
200220052007analog zamanlar ,
200220052007analog zamanlar ,
200220052007analog zamanlar

    ,

    2002
    2005
    2007

    analog zamanlar

    bu mezar taşlarına bu kadınlar helak edici öpücükler sürdüler

    ,

    "körler ülkesinde tek gözlü adam kral olur" diyenin sosyoloji notlarına sokayım, 

    körler ülkesinde tek gözlü adamı kör ederler yavrum.. 

    ,

    anca o kadar eğilebildim giderken.. 

    ezginin günlüğü -feyza erenmemiş- - aşk bitti

    aşk bitti

    ezginin günlüğü -feyza erenmemiş-

    ebruli

    aşk bitti
    elimden sanki minik bir balık kayıp gitti
    aşk bitti
    içimden sanki bir şeyler kopup gitti
    aşk hiç biter mi
    hiç bir şey olmamış gibi
    boşlukta kaybolup gider mi
    aşk hiç biter mi

    kalır adımızla
    bir sokak duvarında
    bir ağaç kabuğunda
    bir takvim kenarında
    kalır bir çiçekte
    bir defter arasında
    bir tırnak yarasında
    bir dolmuş sırasında
    kalır bir odada
    bir yastık oyasında
    bir mum ışığında
    bir yer yatağında
    aşk hiç biter mi

    kalır dilimizde
    yinelenen bir şarkıda
    bir okul çıkışında
    bir çocuk bakışında
    kalır bir kitapta
    bir masal perisinde
    bir hasta odasında
    bir gece yarısında
    kalır bir durakta
    yırtık bir afişte
    buruk bir gülüşte
    dağılmış yürüyüşte
    aşk hiç biter mi

    kalır bir sokakta
    bir genel telefonda
    bir soru yanıtında
    bir komşu suratında
    kalır bir pazarda
    bir kahve kokusunda
    bir tavşan niyetinde
    bir çorap fiyatında
    kalır bir yosunda
    bir deniz kıyısında
    bir martı kanadında
    bir vapur bacasında
    aşk hiç biter mi

    ,
    uykusuz altmışdördüncü saat..
    sin sitiy tu için iyi bir zemin.. ilkinin kalitesindeyse dört gözle izlerim, değilse mışıl mışıl uyurum iki saat..
    kursağımdaki gözler de kapanır hem..
    evet, bir taşla kuşlara selam..

    ,
    o değil de feribottaki kızın gözleri galiba herhangi birinin boğazına yumruk gibi oturdu..

    ,
    “bu dünyada bazı şeyler hiç değişmez niobe”
    mesela 4.noter..

    Theme by Pixel Union