,

… 

,

her halta bir kulp takmamdan mı nedir; “kusursuz insan arama" dedi bir gün hocam.. "ve insanda kusur arama…

yarayla alay eder yaralanmamış olan

bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden

sen çok daha parlaksın çünkü

sen tüm göklerdeki yıldızların ilki

sen aydınlatırsın geceyi

,
ikindi vaktine oldum olası aşığım abiler..

"bir kadının suya değiyor ayakları.."

,

nereden başlayacağınızı bilemediğiniz.. 
kimsiniz? 
bir dönem yamalak bir dergiye müstear isimle sinema yazıları.. 
çok erken dönem aslında. hemen ardından bir film. bu film o film değil… 
bütün kopuşlar zamansız. hikayeler rûberû kırılgan. bu yüzden cümleler yarım kalacak.. 
sahi kimsiniz? arada gömlek değişir gibi girdiğiniz…
tek tek bütün otel odalarını, günahları ve sabah ezanlarını.. 
 
hiç bir şeyin havada kalmadığı bir film. adımların, akmış rujların, taksilerin ve son karesinde cama başını yaslamış adamın.. 
sekanslar ilk bakışta tür dışından, es işareti almış gibi kopuk, kördüğüm ya da. 
en çok yazar olmanın getirdiği saçmalıkları var ön yargıların. yazar mısınız? hayır geçiniyorum sadece. yazar mısınız? evet yarı aç yaşadım bütün ömrümü. 
hikayeler. bir başka hikayenin çoktan yerini ağaç kovuğuna bırakmış kadını.. sahi, hâlâ aldanıyor musunuz?
müzik neden bir karakter gibi devinir durur bu filmde? 
ahmet hamdi’nin huzur’unu oku diyebilirdi adam. 2046 akıl almaz biçimde sâridir.. o daha mı anlaşılır. daha mı kesat bütün imgeler.
siz imge deyince nerede duruyor sularınız. bakın, somut veriler fabrikalar içindir. sanayileşiyor musunuz?

"aşk zaman olayıdır.." 
erken gelen trenin götüreceği bütün yolcuları tanıyorum. istasyon olmak dışında bir kabahatim de yok üstelik.
rötar yaptığında cama çıkar ve sigara yakarsınız. bir saat. on saat. yüz saat. bin saat. tren mi yoksa yolcular mı, karşılık gelecek bir şey var ama onu söylesem hepten mançurya’nın ya da istanbul’un artık ne fark eder; erken gelenle geç kalanın arasındaki tek fark bekleyendir… 

söyler misiniz lütfen, kimsiniz? ya da ben kimim? evet siz söyleyin, evet hemen burada. “zaman olayı”nı yeniden yorumlayacak kadar fuzuli değilim. ben sadece aç kalmasını, geç kalmasını ve hiç kalmasını biliyorum. oysa leyla ile mecnun arasında bir zaman kayması da yok. denk geldiyse fuzuli’ye geldi. ben hikayeler yazıyorum. şiirlerimi pek anlamıyorlar. ben de anlamıyorum. ama kayıyor işte zaman. duvar dibinde, bütün bir geçmişe asılı olarak… 

daha bitirmedim. nerede başlayacağımı bilmiyordum. nerede bitireceğimi değil. çok mu ahmağım? evet tanrı gülüyordur çünkü plan yaptığımı söylüyorum size. oysa gülmüyor çünkü en iyi o bilir. plan olayı şairlerin çöplüğünde durur. yine mi iddialı oldu. o halde diyebilirim ki, hiç düşünmüyor ve bakmıyorsunuz. inanın gözleriniz var. inanın çok güzel. ama inanın ancak insan yüzünde bunca işlev kaybedebilir gözler… 

kimsiniz? şimdi hangi şarkı olsun isterdim fonda, biliyor musunuz. bilmeyin. 
müzikle ve her iki yakayı oluşturan tam sayılmaz; iki kişinin denk gelmediği yedi yirmi dört bir şehir radyosunda bile… neyse.  

,

ben şimdi bir şiir yazsam sevgilim perdeler ıslak
saat çeyrek var ona
bu kadar kaçık olmuyor insan içinde
sevgilim ona söyleyecek bir tutam baldıranım var

başım dönüyor
buluyorum bir şarkının ritmiyle seni
gece iki başlı yılanın koynunda mıdır
sevgilim bu benim kaslarımda kabilin baltası
kim bulur tam zamanında şifreyi
o kadim uygarlıkta ben hep geceleri kuş çaldım
kafeslerden
çatı mazgallarından
kral mezarından

çok büyüdüm
saat beş oldu ertesi gün
çıkıp kareler çaldım geçmişinden
sevgilim bulamıyorum en çok nerede kaybettin beni
şurada cenaze vardı
pazar köleler alıcılar fahişeler
ha bir de trafik kapalı mıydı

ben şimdi bir şiirin sesiyle seni
hangi saatte nerde ve neden
nedenlerin canı cehenneme diyedir
annemin yün ördüğü
çekip çevirdiği evinde
kaç hakan kaç ikindi ecesi kaç ozan
bu tığ üzere geçtiler hep
bu ipliklerden bildiler düğümü

biz pazara çıktık
günyüzü ağdalı ki güneş bir gülüş kıskanmada
hangi elimizi çözseler yara
açıp dişimize damağımıza
de bunlar metelik etmez köleler
de bunlar aşırı tezgahlardan
biz pazarda zincirler içre aşık

sevgilim şiirim karışmadan sesler ağırı
şu odanın tok karmaşası / dârı duvarı
bu yola gidilmez yırtıldı perdelerim


-gg. aa. yy. 
dolaşık tam gün 

 

jose feliciano - rain

rain

jose feliciano

greatest hits

rabbim rabbim ben de sordum sarı çiçeğe
ah beni de şu direğe bağlayın gitsin

,
ilk fotoğraf helen abla döneminin -çocukken öyle sanırdım, helenistik döneme adını veren kızı merak ederdim sonra- teatral bir figürü. o dönemden kalma arkadaşıma sorduğumda, ben cahilin anlamayacağı bir çok karma terim söyledikten sonra, o dönemde başarıya ulaşabilmiş tiyatro karakterlerinin heykeli, yontması ya da büstü yapılırmış. ya da sipariş üzerine önce figür işlenir sonra karakter oynanır.. düşünsene eskiz, taslak, sahne çizimi yerine doğrudan heykelini yap karakterin.. müthiş.. 
bir sonraki fotoğrafı silemedim çünkü; tripodu henüz kuramamıştım ama camdaki ablayı kaçırmamak için hazır bulunan ayarla yüklendim deklanşöre.. anca o kadarı kaldı.. sonuncusunun mekan tuhaflığına bakmayın. orası aslında bir ön sergi alanı. daha doğrusu bir depo. çalışmaları çok daha uzun sürecek bir arkeolojik alanın ilk bulgularını gelenler -herkes değil- görebilsin diye çatma bir depoyu düzenleyip heykellerin kenarına köşesine a-4 ile küçük açıklamalar yazmışlar. ki çok güzeldi.. 
* * *
anılarını sorgulamaktan geliyordu yakup. kafasındaki kopuk zincirleri bağlayamamaktan… neyin, hangi olayın nerede olduğunu, neden olduğunu, hiç olmadık zamanlarda zihninde dalgalanan resimlerin hangi zaman aralığına hangi alakayla ait olduğunu bir türlü bilememekten… ,
ilk fotoğraf helen abla döneminin -çocukken öyle sanırdım, helenistik döneme adını veren kızı merak ederdim sonra- teatral bir figürü. o dönemden kalma arkadaşıma sorduğumda, ben cahilin anlamayacağı bir çok karma terim söyledikten sonra, o dönemde başarıya ulaşabilmiş tiyatro karakterlerinin heykeli, yontması ya da büstü yapılırmış. ya da sipariş üzerine önce figür işlenir sonra karakter oynanır.. düşünsene eskiz, taslak, sahne çizimi yerine doğrudan heykelini yap karakterin.. müthiş.. 
bir sonraki fotoğrafı silemedim çünkü; tripodu henüz kuramamıştım ama camdaki ablayı kaçırmamak için hazır bulunan ayarla yüklendim deklanşöre.. anca o kadarı kaldı.. sonuncusunun mekan tuhaflığına bakmayın. orası aslında bir ön sergi alanı. daha doğrusu bir depo. çalışmaları çok daha uzun sürecek bir arkeolojik alanın ilk bulgularını gelenler -herkes değil- görebilsin diye çatma bir depoyu düzenleyip heykellerin kenarına köşesine a-4 ile küçük açıklamalar yazmışlar. ki çok güzeldi.. 
* * *
anılarını sorgulamaktan geliyordu yakup. kafasındaki kopuk zincirleri bağlayamamaktan… neyin, hangi olayın nerede olduğunu, neden olduğunu, hiç olmadık zamanlarda zihninde dalgalanan resimlerin hangi zaman aralığına hangi alakayla ait olduğunu bir türlü bilememekten… ,
ilk fotoğraf helen abla döneminin -çocukken öyle sanırdım, helenistik döneme adını veren kızı merak ederdim sonra- teatral bir figürü. o dönemden kalma arkadaşıma sorduğumda, ben cahilin anlamayacağı bir çok karma terim söyledikten sonra, o dönemde başarıya ulaşabilmiş tiyatro karakterlerinin heykeli, yontması ya da büstü yapılırmış. ya da sipariş üzerine önce figür işlenir sonra karakter oynanır.. düşünsene eskiz, taslak, sahne çizimi yerine doğrudan heykelini yap karakterin.. müthiş.. 
bir sonraki fotoğrafı silemedim çünkü; tripodu henüz kuramamıştım ama camdaki ablayı kaçırmamak için hazır bulunan ayarla yüklendim deklanşöre.. anca o kadarı kaldı.. sonuncusunun mekan tuhaflığına bakmayın. orası aslında bir ön sergi alanı. daha doğrusu bir depo. çalışmaları çok daha uzun sürecek bir arkeolojik alanın ilk bulgularını gelenler -herkes değil- görebilsin diye çatma bir depoyu düzenleyip heykellerin kenarına köşesine a-4 ile küçük açıklamalar yazmışlar. ki çok güzeldi.. 
* * *
anılarını sorgulamaktan geliyordu yakup. kafasındaki kopuk zincirleri bağlayamamaktan… neyin, hangi olayın nerede olduğunu, neden olduğunu, hiç olmadık zamanlarda zihninde dalgalanan resimlerin hangi zaman aralığına hangi alakayla ait olduğunu bir türlü bilememekten…

    ,

    ilk fotoğraf helen abla döneminin -çocukken öyle sanırdım, helenistik döneme adını veren kızı merak ederdim sonra- teatral bir figürü. o dönemden kalma arkadaşıma sorduğumda, ben cahilin anlamayacağı bir çok karma terim söyledikten sonra, o dönemde başarıya ulaşabilmiş tiyatro karakterlerinin heykeli, yontması ya da büstü yapılırmış. ya da sipariş üzerine önce figür işlenir sonra karakter oynanır.. düşünsene eskiz, taslak, sahne çizimi yerine doğrudan heykelini yap karakterin.. müthiş.. 

    bir sonraki fotoğrafı silemedim çünkü; tripodu henüz kuramamıştım ama camdaki ablayı kaçırmamak için hazır bulunan ayarla yüklendim deklanşöre.. anca o kadarı kaldı.. 

    sonuncusunun mekan tuhaflığına bakmayın. orası aslında bir ön sergi alanı. daha doğrusu bir depo. çalışmaları çok daha uzun sürecek bir arkeolojik alanın ilk bulgularını gelenler -herkes değil- görebilsin diye çatma bir depoyu düzenleyip heykellerin kenarına köşesine a-4 ile küçük açıklamalar yazmışlar. ki çok güzeldi.. 

    * * *

    anılarını sorgulamaktan geliyordu yakup. kafasındaki kopuk zincirleri bağlayamamaktan… neyin, hangi olayın nerede olduğunu, neden olduğunu, hiç olmadık zamanlarda zihninde dalgalanan resimlerin hangi zaman aralığına hangi alakayla ait olduğunu bir türlü bilememekten…

    ,

    aslolan gitmektir.. 

    ,

     bu uçmak
    bu nehrin suyu yoran kolu bu ebabiller
    fark ettiğiniz ilk sebep
    ilk başa kalması sonrasızlığın.. 

    bizi imleyin
    son ışıkta boğulan koroyu

    merak ettiğiniz son sebep
    arada olup biten 
    kesişen ve evrenleşen
    duyulan kaybedilen beklenen
    bizi imleyin 
    son kanat teması bu 
    felaketimizin

    -yılkı mısra
    gg.aa.yy.

    anlamak yok çocuğum anlar gibi olmak var
    akıl için son çare; saçlarını yolmak var..

    ,

    yüzünü yıka.. yukarı bak. eğil ve geç eşikten. diz çökme. hiç ve yalınayak… 

    geride, yüzyıllar var. birinden soy ağacını alıyor nefretlerimiz. birinden bütün zıkkımların kökünü. yüzyıllar var ki geriye dönüp bakmıyor zaman. direniyoruz. biliyorum, direnmek izleri ve avcıları ve babalarımızın adını ve ilk kopan parçayı ve kendi elimizi ve onun bütün saçmalıklarını ve adını bilmediğimiz ihtiyarı ve yeni dünya saçmalığını değiştirmeyecek.. biliyorum, yüzyıllar var ki yok diyen biri çıkmayacak. bıçağımız hep en güzel yerinde kesecek, üstünde onulmazlığın şakağından akmış terin biriktiği şahdamarımızı.. 

    yüzünü sil. dudaklarını ıslat. yukarı bakma. yürü ve tanış kavgayla. 

    köprüleri kimin attığını biliyorum. eşikte duran şiirin yerlisiyim ben. ilk ve ham sesi, anlamı ve karması, sathı ve engebeleriyim.. gemilerin kimin olduğunu biliyorum. insanların körlüğüyle tanıştım. acımasızlığı ve merhametiyle. aşkı ve şehvetiyle. ellerini tut. ipin kimde olduğunu gördüm. suyu kimin sattığını, nehrin kaynağını ve kuruduğu toprağı, çatlayan ağacı ve kansız nezarethaneleri.. yüzyıllar senin değil. sen bu aptal devinimin doğal bir sonucu değilsin. yüklerin ve buyurmaktan maada bir halta yaramayan büyüklerin zavallı kesildiği anları gördüm. yıkılan duvarları ve altında kalanları, yangınları ve kurtarılamayan cesetleri. hepsi kötü kokmuyordu. ölüler dirilerin dilinde daha kötü kokuyor inan. gasilhaneleri ve kireç kuyularını gördüm. toplu mezarların üstünde düzenlenen festivalleri, düğün yerinde kesilen kız nefeslerini.. 

    başını al taştan. kalk ve ısınmak için göğsüne vur. ısınmak için düzen kur. ocaklarını tanı kocakarıların. ısınmak ve bir yatak bulmak için geceleyin sokaklarla tanış. bankamatiklerin kapısını zorla. bali çal. ekmek kokusunu düşün. ısınmak için büyü. önce büyü. evvela büyü. 

    oradadır. kafatasına mıhlanmış, kulağını delip aşağı sallanmış sesler de oradadır. zaman yüzyıllara mahsus mevziler vermez kaçaklara. düşler ve dayatılan sanrılar oradadır. gemiler ve köprüler de oradadır. ilk insanlar. ilk baykuşlar. ilk kitaplar. ama değil, şehirlerin artıklarından beslenmiş bir neslin kent ozanlarıyla tanıştım. eşiğimi geçip yüzümü gördüler. ateş yaktılar ve sevindiler. bu kentler dediler, bizim en arsız küfrümüzdür. bu kentler dediler bizim yüzsüzlüğümüzdür. bu kentler dediler ressamlarımızı dara çekip acılarından şiirler tüttürdüğümüzdür… 

    bir dilek tutma. yıldızlara bakma kayarken. gözlerini yumma gökkuşağında. yağmuru bekleme. kalbini sil. kalbine sığmayan illeti kes. göğsünü şişir ve kasıl. böbürlenerek yürü. bu en büyük savaşımızdır.. 

    ve tabii kapıların yüze vurulan-çarpılan-kapanan tarafı hep soğuktur.. 





    işte ben bu noktada durdum
    denize baktım iyi dedim
    korkulu dağlara baktım iyi dedim
    doğrusu hep doğaya bakıp iyi diyordum.

    ama gölgeler giysilerle ilgileniyorlardı / utanıyordum
    hep araçlardan söz ediyorlardı / ben utanıyordum

    sonra bir çağ geldi / baktım kafamda karıncalar vardı /
    sonra yapılardan yollardan bıkmıştım / ıssız
    sokaklar beni ürkütüyordu / kötü meydanlarda
    boğuluyordum / suları borulara almalarına
    kızıyordum / hele hele hep düğmelere basıp
    yaşamalarına çok çok içerlemiştim / sonra
    kalkıp afrikaya gittim
    / ohh afrikaya.

    ,

    o bir at sineği değil. çocuk da sokrat değil zaten.
    buradan nasıl başladım bilmiyorum. ben aslında merdivenlerden söz açacaktım. bunun için uygun bir giriş olsa olsa io ablamızdır dedim. hera’yı da anlamak lazım bi yerde. ama söylesenize kim başka bir şeye dönüşmüyor zaman içinde.?!^’*

    dünya burnuma konmuş bir at sineği gibi.. evet bütün dünya. ve evet öküzün boynuzunda değil. burnunda belki.. :)

    kaçarken, hah! diyorsunuz bir yerde, işte burada saklanabilirim. pat diye bir kamyon çıkıyor oradan. kasasından yüzlerce meraktan mürekkep kalem dökülüyor. gel de yaz. ama dur, kamyonun arkasındaki yazı klavuz olabilir belki. “yalnız işsiz olanlar değil daha iyisini yapabilecekler de başıboştur.” 

    daha iyisi şuraya uzanıp uyumak şimdi abiler. daha iyisi kırlara uzanıp sinekleri anlamaya çalışmak. daha iyisi bir bebeği uyurken izlemek. valla bak, hepsi daha iyisi. bundan daha iyi en azından. bu dediğim; kovalamak mı? 

    -ne yapıyor?
    -gayrımeşru kovalıyor bu ara..
    -ha desene kaçması yakındır.. 

    burnumun direği sızlıyor diyor bir kadın. çok çekmekten abla diyorum. hatta yakında erir. pisliğin içinde yüzüyor balıklar. kaç dil öğrendiysem bir insan etmedi diyor bir başkası. hani ya lisan artı bir demekti? tabii ki kandırıldınız, konumuz da bu değil ama kandırıldınız. şurada bir kese altın olacak, eritin onu ve suyuna kafanızı gömün ey deve kuşları!!

    sorsanız anlatabilirdim aslında. “açıklayabilirim” bizim büyük çıkmazlarda kadim sloganımızdır. ama açıklayabilirim işte. inanmıyorsunuz. çorba yaptığıma bakmayın şimdi. kafam biraz duru. karışık olan şey aslında tam olarak yani öyle sanıyorum ki belki de sanırım açıkçası durum bıçak sırtı.. 

    Theme by Pixel Union